15 Mayıs 2020 Cuma

Reality or the Truth? (Rashomon/Akira Kurosawa 1950)

Film boyunca Rahip, köylü ve oduncu olarak anılacak karakterlerimiz yağmurlu, kötü bir şeyler olduğunu vurgularcasına kasvetli ve belli ki çok da yoksul bir dönemin bir gününde, üç gün önce gerçekleşen bir tecavüz ve cinayet davası hakkında konuşmaktadırlar. Oduncu olan kahramanımız olayın davasında da bizzat bulunmuş, sanıkları dinlemiş ve kendisi de tanıklık etmiştir. Aynı hikaye bize film boyunca dört ayrı göz tarafından anlatılır. İlk hikayeyi haydutun ağzından dinleriz. Haydut, ormanda aylaklık ederken kocasıyla birlikte çok güzel bir kadının geçtiğini görür ve kadına sahip olmak ister; ancak bunun en iyi yolunun kocayı öldürmeden yapmak olduğuna inanmaktadır. Nitekim karı kocayı bir şekilde kandırıp adamı etkisiz hale getirdikten sonra kadına doğru hamle yapar ve kadının kendi rızasıyla onunla birlikte olur. Sonrasında tam gidecekken kadın haydut’u durdurur ve kendisiyle gelmek istediğini ancak bunun için kocasının ölmesi gerektiğini söyler. Haydut, onurlu bir davranış gösterek kocayı elleri bağlı şekilde kolayca öldürebilecekken, onunla kılıç dövüşü yapmayı tercih eder ve sonunda adamı öldürür.Sonrasında hikaye sırasıyla kadın, -bir medium aracılığıyla- koca ve olaylara şahit olan oduncu tarafından kendi perspektiflerinden anlatılır. Her bir karakter olayı kendi anımsadığı, aldıladığı şekilde ve bazı bölümleri de kendi çıkarlarını ön planda tutacak biçimde çarpıtarak (dissimulation) anlatır. Örneğin haydut kendini kocayla dövüştüğünde kaç defa kılıç salladığını sayması ve bununla övünmesi açısından cesur ve kocanın ellerinin bağını çözerek savaşması bakımından onurlu olarak tanımlar. Kadın kendi iffetini korumak derdindeymiş gibi görünmektedir. Koca ise kendini öldürerek en büyük fedakarlığı yapmış sayar ve kendini onur mertebesinin en üst kademesine yerleştirmek ister. Olaya hiç bir müdahili olmadığı için en objektif görüşe sahip olması muhtemel olan oduncun itirafı bile, değerli hançeri çalıp çalmadığını gizliyor olması ihtimali yüzünden şaibeli görünmektedir. Dava, göremediğimiz ve sesinin duyamadığımız biri tarafından yönetilmektedir. En sonunda kimin doğruyu söylediğinden ya da aslında olayın hakikatte nasıl cereyan ettiğinden emin olamaz hale geliriz. Filmin en büyük sürprizi ise bize olayın hakikatte nasıl olduğuna dair bir ipucu vermeden bitmesidir.

Hikayenin ardındaki gerçekAslında sorulması gereken soru belki de ortada bir hakikat olup olmadığıdır? Ya da hakikat nedir?Nietzsche, bu yazı boyunca faydalanacağım “On truth and lies in a nonmoral sense” adlı makalesinde thing in itself yani kendinden menkul bir hakikat fikrinin var olduğu yanılgısı içinde olduğumuzdan bahseder. Halbuki bu hakikat fikrini de yaratan aslında insanoğlunun ta kendisidir. Correspondence theory of the truth, etrafımızdaki nesneler/şeyler ile bunların zihnimizdeki algısını birebir eşleştirebiliyorsak, nesnelerin/şeylerin hakikat olduğunu varsaydığımızı söyler. Karşımızdaki bir nesne ile o nesnenin zihnimizdeki imgesinin tüm özelliklerini karşılaştırıp tam bir eşleşme elde ettiğimizde o nesenin gerçek olduğunu var sayıyoruz. Bu teorinin bize hakikat olarak sunduğu şey zaten zihnimizdeki algısının yine bizim tarafımızdan onaylanmış halinden başka bir şey değil, hakikatte o nesnenin nasıl olduğuna dair elimizde bir katalog olmadığına göre… ya da bir adım daha ileri gidersek, doğadaki diğer canlıların dünyayı algılama biçimleri hakkında hiçbir fikrimiz olmadığı gibi, birbirimizin tam olarak nasıl algıladığını dahi bilmekten ve anlamaktan aciziz ne yazık ki. Nietzsche, eğer herbirimiz aynı nesneyi farklı algılıyorsa hangi doğa kanunlarından (law of nature) bahsettiğimizi sorar. Örneğin “sert” kelimesini biz belirlemişsek “taş serttir” dediğimizde bundan emin olma cesaretini nasıl gösterebiliyoruz? Nietzsche’ye göre, memelilerin tarifini yapar, bir deveyi inceledikten sonra “bu bir memeli” dersek, sınırlı bir gerçeği gün yüzüne çıkarmış oluruz çünkü sadece insan algısı ve bakış açısı, hakikati bilmek konusunda yetersiz kalacaktır. Nietzsche bu durumu “anthropomorphic” (insanın bu doğayı ve her şeyi yalnızca kendi perspektifinden algılaması) olarak tanımlar. İnsan bu perspektifle şeylerin özünü (essence of things) bilemez , üstelik kendi yaptığı tanımlara hakikat diyerek de totoloji’den başka bir şey yapmamaktadır aslında. Dil olduğu sürece hakikat (thing in itself) ulaşılması mümkün bir şeymiş gibi görünmüyor der Nietzsche ve sorar “Is language the adequate expression of all realities?”*
Hakikat’i neden ararız?Gerçeği işimize geldiği şekilde çarpıtmak (dissimulation) isterken bu hakikat arayışı nereden gelir diye sorar Nietzsche? (where in the world could the drive for truth have come from?) Aslında hakikat dediğimiz şey Nietzsche’ye göre “duty to lie”, birarada yaşayabilmek adına üzerinde uzlaştığımız bir yalandır. Filmde de herkes aynı yalan üzerinde uzlaşması gerektiği için hakikat’i aramaktadır; çünkü her bir karakter kendisini ahlaki olarak konumlandırdığı olumlu durumu hakikat olarak algılamak ister. Tıpkı rahibin, tanrının elçisi bir din adamı olarak işine gelen hakikat’i seçmesi gibi… oduncuya inanarak aslında insanın her zaman da kötü olmayabileceği fikrini kendisi için meşru kılar ve “moral duty to lie” gerçekleşmiş olur.
Yalanlar ve gerçekNietzsche’ye göre aslında yalanın kendisinden değil, ortaya çıkardığı sonuçtan, kandırılmış olma hissinden ya da o yalanın bizi düşürdüğü durumdan rahatsız oluruz. Filmdeki karakterler de aslında bir yanıyla tam manasıyla yalan söylemiyor de olabilir. Örneğin haydut, kadının kendi rızasıyla onunla birlikte olduğuna inanıyordu belki de. Bu durumda kendi açısından gerçeği söylüyordu. Burada yalanın aslında ne kadar “yalan” olduğunu görmek için “gerçek” kavramına yakından bakmak faydalı olabilir.“Real isn’t how you’re made, it’s the thing that happens to you”The Velveteen Rabbit adlı bu çocuk öyküsü şöyle devam ediyor.. bezden yapılmış oyucak at ve tavşan konuşurlar. Tavşan at’a sorar:Gerçek olmak nasıl bir şey? At cevap verir:Gerçek olmak nasıl yapıldığın değil sana olan bir şeydir. Bir çocuk seni çok çok uzun zaman severse, ama sadece oynamak için değil, gerçekten severse bu seni gerçek yapar.(1)Bu öyküdeki oyuncak atın söylemek istediği gibi, seni gerçek olarak algılayan biri varsa ve o buna inanıyorsa, sen onun için gerçeksindir. Bu bağlamda filme dönersek, iki dövüş sahnesinin karşılaştırılması bile “gerçek” kavramının yansıtılması açısından buna çok güzel bir örnek teşkil ediyor. Muhtemelen haydut da koca da kendilerini cesaretli, cengaver ve güçlü gördüklerinden –ve hatta buna inandıklarından- onların hatırladığı dövüş sahnesiyle oduncunun şahit olduğu sahne birbirinden bir hayli farklıydı. Bunu “yalan” ile bağlantılandırırsak, hangisinin yalan söylediğini ve hakikat’in ne olduğunu nasıl bilebiliriz?
“esse est percipi”Tezinin altını çok iyi dolduramasa da George Berkeley “esse est percipi” algılıyorsam vardır demişti. Algılıyor olmanın yaşadıklarımızı hakikat değil ama “gerçek” yaptığı tartışılmaz. Burada gerçek ile hakikat kavramlarını biraz daha açarsak;.filmdeki her bir kahramanın yaşadığı “gerçek”tir aslında, kendi gerçekliklerini yaratmışlardır; ancak bizler onların algıladıklarının dışında sanki evrensel/nesnel bir hakikat varmış yanılgısına kapılırız. Örneğin haydut, kadına tecavüz etmediğini kendi rızasyla kadınla birlikte olduğunu söylerken buna inanıyorsa o zaman hangi hakikat’i tartışacağız?The Truth (hakikat)Nietzsche makalesinde eğer bir işci her gece 12 saat rüyasında kral olduğunu görürse, her gece 12 saat rüyasında işçi olduğunu gören kral kadar mutludur” der.Filmde, yaşanan olayları kendi gözlerimizle görsek dahi, hangi birinden tam anlamıyla emin olabiliriz?, her bir karakerin içinden nelerin geçtiğini ve nasıl hissettiklerini bilemedikten sonra tek bir hakikatten bahsetmemiz nasıl mümkün olabilir?. Film de belki de böyle bir final yaparak bize aslında ne o hikayede ne de gerçekte evrensel bir hakikati bilmenin pek mümkün görünmediğini söylemek istemektedir. Filmdeki olayı, baştan sonra bir gizli kameraya çekmiş olsak dahi ya da daha fantastik düşünürsek her bir insanoğlu olup bitenleri kendi gözleriyle izlemiş olsa dahi hikayelerin birbirinden az ya da çok farklı olacağı muhakkak.. ve sonuçta düzeni sağlamak adına üzerinde uzlaşılacak tek hakikat bir “moral duty to lie” olacaktır nihayetinde.SonsözNietzsche, makalesinin en başında insanın bir gün bilmeyi (knowing) keşfettiğini ve bunun yalnızca bir an sürdüğünü ve bizim hala o bir an içinde yaşadığımızı/kaybolduğumuzu düşündüğünü söyler. Bu bilmekten gelen kudret bizi artık neredeyse dünyanın ve hatta evrenin yalnız biz insanlar için yaratıldığına/oluştuğuna, doğadaki her şeyden üstün ve biricik varlıklar olduğumuza inanacak kadar ileri gitmiş duruma getirdi. Descartes’tan beri “aklı” dolayısıyla bizatihi insanı evrenin merkezine koyan düşünce belki de modernizmin bizi içine düşürdüğü en büyük açmazın başladığı yerdir. Bu açmaz bizi neredeyse, Tanrı bir gün gelse, bize bizatihi var olduğunu söylese ve evrenin bütün sırlarını açıklasa dahi bunun hakikat olduğundan emin olamayacağımız hale getirdi sanırım.Nietzsche de makalesinde insanoğlu için sık sık arrogant (kibirli) ve arbitrary (keyfi) ifadelerini kullanır. Tamamen keyfi bir biçimde çarpıttığı (dissimulate) bir yalan (duty to lie) üzerinde uzlaşan insan… Nietzsche de sanki filmdeki köylü misali “üzerinde kafa patlatmaya o kadar da lüzum yok, biz bu koca evrende kendimizi ve etrafımızda olan biteni haddinden fazla önemsiyoruz” der gibi.. Film boyunca hikayenin görünmeyen birine anlatılıyor olması, sonuçta karar verecek bir göz ya da sesin olmaması yani mutlak bir hakikat’e karar verecek bir merci olmadığı/olamayacağı şeklinde de okunabilir. Sanırım Nietzsche’nin metni ile film arasındaki en büyük bağ tam da burada kendini gösterir; aslında hakikat yoktur!Kanımca, zaten hakikat ile ilgili gelebildiğimiz son nokta correspondence theory of truth ise, Socrates’in “bildiğim tek şey hiçbirşey bilmediğimdir” sözü misali, tek hakikat de hakikat diye bir şey olmadığıdır.
KAYNAKLAR ve AÇIKLAMALAR
Bu Film, Friedrich Nietzsche’nin “On truth and lies in a nonmoral sense” adlı makalesi üzerinden analiz edilmiştir.
* Dil gerçekliği ifade etmek için yeterli midir?
(1) Williams, M., “The Velveteen Rabbit” (http://digital.library.upenn.edu/women/williams/rabbit/rabbit.html)

10 Kasım 2011 Perşembe

Margin Call, 2011 by J.C. Chandor



Herkes kendi cehennemini yaşar

Feodel Lord'un tamamen kendi keyfine göre birini seçip öldürmek üzere olduğu, sayıca daha kalabalık olmalarına rağmen kimsenin karşı koyamadığı bir ortaçağ köyünü alın; Matrix'in, sistemin adeta sembolü, labirentimsi ofis ortamının içine yerleştirin. Filmin açılış sekansı, sürreal ya da bir çeşit bilim kurgu, ya da korku filmi misali, sanki ölüm sırasının kime geleceğini bekler gibi, kimin işine son verildiğini bildiren görevlilerin içeri girmesi ve sessizce, karşı koymadan bekleyen, sıra her kendisine gelmediğinde sesini çıkarmadan buna gizliden gizliye sevinen aynı zamanda da her an bunun kendi başına gelme ihtimalini de hiç aklından çıkar-a-mayan, insan kalabalığının yarattığı bir ölüm sessizliğini resmediyor.

Oyunun Sonu adlı filmin, aslında kendini oldukça mesafeli, karakterleriyle pek özdeşim kurmaya niyetli görünmeyen, belgesel-vari ve anti-dramatik konumlanmasına karşın bende yarattığı his tam da yukarındaki paragrafta anlattığım kadar dramatik oldu. Film, günümüzde iş yaşamının insan hayatının nasıl tam merkezinde durduğunu, aslında işini kaybetmenin sanki tüm hayatını kaybetmek olduğu hissini, açılış sekansında kurduğu mizansenle, oldukça etkileyici bir biçimde anlatıyor.

Bu pencereden bakarsak, hayatlarımızın nasıl, bir formülde yapılan artimetik bir hata yüzünden, bu hale geldiğini görmek oldukça da ironik bir yandan...

Film, geçtiğimiz yıllarda ABD'de “mortgage” krizi olarak başlayan, ve tüm domino taşı gibi tüm dünya ekonomilerini etkileyen krizin tohumlarının ilk atıldığı geceyi anlatan bir mizansen. Sonuna kadar izleyip bitirdiğinizde bile, şu meşhur yanlış formül dışında, sorunun aslında tam olarak nereden kaynaklandığının normal bir sinema seyircisinin anlamasının pek mümkün görünmediği teknik detaylarla çok da ilgilenmeyen film, bu sürece dolaylı ya da dolaysız katkıda bulunan kişilerin içinde bulunduğu ya da bulunmadığı psikolojik hallere dair ayrıntılardan besleniyor.
Filmin yukarıda da bahsettiğim, sanki tersten bir allegori kuran dramatik yapısı bize, son derece gerçekçi bir hikayeyi, sonunda milyonlarca kişinin ölmesine sebep olacak gerçeküstü bir hikaye, bir nevi epidemic anlatıyormuş hissiyle veriyor. Özellikle açılış sahnesi ve cıvıl cıvıl, kalabalık bir caddeden giden taksinin içindekilerin, sokakta gördükleri insanlar için, yarın hatta bir kaç saat sonra kopacak kıyametten haberi olmamalarına nasıl hayıflandıkları sahnede bu benzeşim iyice kendisini hissettiriyor.. Ama aslında kıyamet falan kopmuyor tabii ki, sadece milyonlarca insan, işini, parasını, dolayısıyla ailesini, evini, sevdiklerini kaybediyor...o kadar! Ne de olsa burada tamamen gerçek bir hikaye anlatılıyor, milyonlarca insanın öldüğü, dünyayı etkiyen bir virüsün hızla yayıldığı olaylar ancak filmlerde olur.
Film, hiç bir sekansında bir kahraman ya da bir anti-kahraman yaratmaya çalışmıyor. Hiçkimse salt iyi ya da kötü değil, ortalık fena halde tekinsiz ama hepimiz aslında ne olacağını ya da olmayacağını biliyoruz. Filmin dramatik örgüsü biraz da karakterlerimizin bireysel duruşlarında ve kararlarında ilerliyor. Örneğin ilk işten çıkarılma sahnesinin ardından gelen sahnede, orta düzey yöneticlerden Will (Paul Bettany), daha üst düzey bir yönetici olan Sam'in (Kevin Spacey) yanına gider, Sam çok üzgündür. Bir an onun kahramanımız olduğunu ve aslında işten çıkartılmalara üzüldüğünü düşünürken, Sam'in aslında köpeği ölmek üzere olduğu için bu durumda olduğunu görür ve filmin kötü adamıyla tanıştık diye sevinirken buluruz kendimizi, tam da aslında milyonlarca insanın hayatını etkileyecek krizi tetikleyen bir kararın verilmesine, tek karşı duruş sergileyen kişi olduğunu henüz bilmiyorken...ve sistemin nasıl üretimden finansa kaydığını üstün zekalı genç Peter (Zachary Quinto) karakterinin sadece daha fazla para kazanacağı için sektör değiştirdiğini söylediği andaki gibi küçük nüanslar da filmin bu örgüsünü altan alta besleyen detaylar olarak kalıyor aklımızda. Son olarak bahsedeceğim detay sahnede ise, CEO'muzun (Jeremy Irons) şirketin panaroma manzaralı yemekhanesinde, vicdanının son derece rahat olduğuna dair sonsuz inancıyla, sadece yemeğine odaklandığı anda, aslında tüm meselenin herkesin bireysel hikayelerinin toplamıymış gibi durduğunu, onun yemeğinden aldığı zevk kadar derinden hissediyoruz.

Başından beri çok şey vaat etmeyeceğini açıkça söyleyen film, sonlarına doğru artık bireysel hikayelerine daha da ağırlık veriyor. Açılış sekansı ne kadar geniş kitleleri ilgilendiren bir anlatım tarzı barındırıyorsa, son sekans bir o kadar kişisel bir meseleyle bitiyor… Sam, ölü köpeğinin cesedi ve perişan haliyle mezar kazmaya çalışırken, eski eşi olduğunu tahmin ettiğimiz, filmde görünen ikinci önemli kadın karakter sanki her şey yoluna girecekmiş gibi Sam’in yanına geliyor. Beklentilerimizin aksine, Sam’i o halde bile içeri almadığı gibi, içeri girmek isterse kapıda alarm olduğunu hatırlatmasıyla biz de irkiliyoruz sanki. İktidarın cisimleşmiş timsali, milyonlarca insanın hayatını (!) ellerinde tutan Sam karakterinin içine düştüğü durum yüzünden, ne yapmış olursa olsun, neredeyse ona acıyacak gibi oluyoru.
Dünyaya ne yaparsak yapalım, ne kadar iyi ya da kötü olursak olalım, hangi kararları verirsek verelim ve bu kararların ne kadarı kolektif olursa olsun, ya da kaç kişiyi hangi boyutlarda etkileyecek olursa olsun, başımıza gelenler yaptıklarımızın bir sonucu değildir, sonuçta dünya cehennemi yaşar ama herkes kendi bireysel cehennemini yaşar...bazılarına biz şahit olmasak bile…

26 Ağustos 2009 Çarşamba

The Crying game

Scorpion wants to cross a river, but he can't swim. Goes to the frog, who can, and asks for a ride. Frog says, "If I give you a ride on my back, you'll go and sting me." Scorpion replies, "It would not be in my interest to sting you since as I'll be on your back we both would drown." Frog thinks about this logic for a while and accepts the deal. Takes the scorpion on his back. Braves the waters. Halfway over feels a burning spear in his side and realizes the scorpion has stung him after all. And as they both sink beneath the waves the frog cries out, "Why did you sting me, Mr. Scorpion, for now we both will drown?" Scorpion replies, "I can't help it, it's in my nature."

12 Ağustos 2009 Çarşamba

aren't we all alone?


Gille’s wife:

Kamera evin içinden açık pencerinin dışındaki bahçede çocuklarıyla ilgilenen kadını gösteriyorken bu sırada kadrajın içinde gülüşüp konuşan koca ve sevgilisinin (kadının kız kardeşi) kadrajın dışına çıkmasını ve o sırada kadının evin içine doğru bakarken, kocası ile kız kardeşini, tıpkı bizim de göremediğimiz gibi, görememesini ama görememesine rağmen yanlış giden birşeyleri sezinleyişi gibi bir sahne ihtiva eden muteşem bir filmdir.

25 Temmuz 2008 Cuma

It's a wonderful life, isn't it?


Oysa bir insanın hayattan isteyebileceği(!) her şeye sahipken hayata küsen George Bailey hiç doğmamış olmayı dilediğinde, nihai amacı kanatlarını kazanmak olan melek Clearence'in O'nun bu dileğini gerçekleştirebilecek olduğundan habersizdir elbette. Hiç doğmamış olduğunda kendisinin olmadığı bir dünyanın nasıl bir yer olduğunu görme imkanına sahip olan George Bailey bu manzaradan pek hoşnut kalmaz ve sahip olduğu hayattan memnun olmayan pek çok insan gibi bunu kaybettiğinde gerçeği görür, tabii 1946 tarihli Frank Capra filmi biraz karikatürize edilmiş, yoksa ayağa düşen kaos teorisinin popülerleştirilmiş hali olan "kelebek etkisi" misali bu kadar basit işlemiyor elbette hayat. İnsanoğlunun varolan koşullar içinde ne kadar mutlu olsa da bir süre sonra bu duruma alışıp halinden şikayetçi olması çok da az rastlanılır bir durum değil, hele de günümüz modern dünyasında. Belki de biz o geçmişteki anları hep güzel olarak hatırlıyoruz, belki anılarının iyi kısımlarını hatırlamaya eğilimli olması, insanoğlu için bir çeşit kendini koruma mekanizmasıdır.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Eagle vs Shark


Yeraltı edebiyatı’ndan fırlamış karakterleriyle toplum dışına itilmişliği katarsizm katmadan anlatmanın en güzel yolunu bulan film. Yenilip bitirildikten sonra bir kenara atılmış bir elma çöpü ile bir çürük elmanın aşkı. Filmdeki kahramanlar belki kaybetmiş olanı oynuyorken biz “normal” görünenler hayatta daha mı kazançlıyız acaba?