25 Temmuz 2008 Cuma

It's a wonderful life, isn't it?


Oysa bir insanın hayattan isteyebileceği(!) her şeye sahipken hayata küsen George Bailey hiç doğmamış olmayı dilediğinde, nihai amacı kanatlarını kazanmak olan melek Clearence'in O'nun bu dileğini gerçekleştirebilecek olduğundan habersizdir elbette. Hiç doğmamış olduğunda kendisinin olmadığı bir dünyanın nasıl bir yer olduğunu görme imkanına sahip olan George Bailey bu manzaradan pek hoşnut kalmaz ve sahip olduğu hayattan memnun olmayan pek çok insan gibi bunu kaybettiğinde gerçeği görür, tabii 1946 tarihli Frank Capra filmi biraz karikatürize edilmiş, yoksa ayağa düşen kaos teorisinin popülerleştirilmiş hali olan "kelebek etkisi" misali bu kadar basit işlemiyor elbette hayat. İnsanoğlunun varolan koşullar içinde ne kadar mutlu olsa da bir süre sonra bu duruma alışıp halinden şikayetçi olması çok da az rastlanılır bir durum değil, hele de günümüz modern dünyasında. Belki de biz o geçmişteki anları hep güzel olarak hatırlıyoruz, belki anılarının iyi kısımlarını hatırlamaya eğilimli olması, insanoğlu için bir çeşit kendini koruma mekanizmasıdır.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Eagle vs Shark


Yeraltı edebiyatı’ndan fırlamış karakterleriyle toplum dışına itilmişliği katarsizm katmadan anlatmanın en güzel yolunu bulan film. Yenilip bitirildikten sonra bir kenara atılmış bir elma çöpü ile bir çürük elmanın aşkı. Filmdeki kahramanlar belki kaybetmiş olanı oynuyorken biz “normal” görünenler hayatta daha mı kazançlıyız acaba?

9 Temmuz 2008 Çarşamba

The Princess and The Warrior

Tom Tykwer'in hayattaki kacislarla bir derdi var sanirim. Bu film bana yine Tyker'in baska bir filmi olan "Heaven"'i animsatti. Yine baska bir Tykwer filmi "Run Lola Run"da da bir kacma-kovalama durumu soz konusu idi. Filmlerin bir ortak yani da insanlarin bir sekilde gecmislerini arkalarinda birakip hayatta yeni baslangiclar yapabilmeleri ya da en azindan yapmak istemeleri. The Princess and the Warrior agir tempolu yer yer sikici olmasina ragmen muthis bir final oncesi sahnesi var ve bu sahne kelimenin tam manasiyla gecmisini arkada birakma'yi anlatiyor. Karisinin olumunden kendini sorumlu tutan Bodo, hep bu gerçeklikle surdurmek zorunda hayatini ve filmin sonunda karisinin oldugu benzin istasyonuna gidiyor, orada olaylari bir kez daha yasiyor ve kendiyle, sucluluk duygusuyla yuzlesiyor. Arabaya binip oradan ayrilacakken 1 adet daha Bodo biniyor arabaya. Biri sucluluk duygusuyla gecmiste yasayan, digeri bundan kurtulmus olan Bodo. Araba 2 Bodoyla bir muddet gittikten sonra, gecmisinden siyrilan Bodo digerini indiriyor yolun ortasinda, orada birakiyor ve yoluna devam ediyor. Iste gecmisini ardinda birakip yoluna devam edebilme durumu ancak bu kadar guzel sembolize edilebilirdi. Filmin bana hissettirdigi bir duygu da sanki yer yer postmodern, kara bir masal -kara masal ne demekse, ben uydurdum oldu:)- izliyor oldugumdu. Ornegin Sissi, Pamuk prenses misali sanki kendini hastanedeki hastalara adamis, hastalar da cuceler misali - ki cuceler de hastalar da gercek dunyadaki "normal" tabir ettigimiz insanlardan farklilar- pamuk prenseslerini paylasamiyorlar. Prenses onlari ne kadar sevse de aslinda sonunda gitmek istedigini, aslinda hayati icin istedigi bambaska seyler oldugunu farkinda. Bir baska masal sahnesi ise Kulkedisinin ayakkabisini dusurmesi misali, Bodo'nun da dugmesini Sissi'de birakiyor olusu. Sissi Onu tam olarak bu sekilde bulmasa bile, Bodonun kopuk dugmeli ceketini buldugunda, gercek "O"nu bulduguna olan inanci percinleniyor. Aslinda zaten filmin ismi bile bir masal, mitolojik ya da fantastik bir oyku anlatacakmis gibi durmuyor mu? Masallar her ne kadar masal olsalar da insan eliyle yaratilmislardir ve gercek hayatin bir alegorisidirler belki de... Hayat her ne kadar bas etmesi cok zor zamanlarla dolu olsa da bazen, yasananlari gecmiste birakip yola devam edebilmenin her zaman mumkun olabildigi, bunun yalnizca masallarda olmadigi hissi birakiyor insanda bu film. Belki de oyledir... oyle olmali...

The Night Listener

The Night Listener - 3 Şubat 2007

“Real isn’t how you’re made, it’s the thing that happens to you”

Margery Williams’ın hikayesi soyle devam ediyor, oyucak at ve tavşan konusuyorlar. Tavsan at’a soruyor: - gercek olmak nasıl bir sey? Gerçek olmak nasil yapıldigın degil sana olan bir şeydir. Bir cocuk seni cok cok uzun zaman severse, ama sadece oynamak icin degil, gercekten severse bu seni gercek yapar. Film bu dizelerle sonlanıyor. Gerçek aslında nedir, ya da gerçek olanın sana ifade ettiği nedir’i sorgulayan film bunun için Margery Williams’ın ünlü hikayesi The Velveteen Rabbit’i seçmiş. Aslında çok da güzel olmuş. Güzel olmayan ne yazık ki filmin kendisi. Buna birazdan geleceğim ama önce filmin bu hikaye üzerinden anlatmak istediklerine dair söyleyeceklerim var. Kahramanımız - Robin Williams ve ben kendisinden R. olarak bahsedeceğim- bir radyo programcısı, bir şekilde Pete adli çok genç ve yetenekli bir yazarla tanışıyor. Ancak iletisimleri telefon konuşmalarından öteye geçmiyor önceleri. Bu telefon konuşmaları boyunca, Pete'in anne ve babası tarafından çocuk pornosu filmleri için kullanıldığını ve bu olayın sonucunda da AIDS hastalığı kaptığını ve Donna adlı manevi annesiyle yaşadığını öğreniyoruz. Günlerinin çoğunu hastanede geçiriyor ve fazla vakti de kalmamış. R. giderek bu fazlaca dramatik hikayeden şüphelenmeye başlıyor ve aileyi görmeye gidiyor. Sonrasında ise -çok kolayca tahmin edileceği üzere- aslında böyle bir gencin olmadığı tüm bunların bir çeşit psikolojik hastalığı olan Donna tarafından uydurulduğunu anlıyoruz. Ancak kahramanımız çocuğa öyle bağlanıyor ki bu durumu bir türlü kabullenmek istemiyor. Hatta filmin bir yerinde nasıl olup da hiç var olmayan birinin eksikliğini hissettiğine çok şaşırdığından bahsediyor. Filmin beni ilgilendiren belki de tek etkileyen yanı da tam burada başlıyor aslında. Gerçek nadir? Gerçekte var olan ile olmayanın farkı nedir ya da hayatımız nasıl etkiler. Bir nevi gerçek ve hakikat’in farkını anlatıyor aslında. R. film boyunca Pete yerine Donna ile konuşuyor sonunda Pete diye birinin var olmaması R. ile Pete’in konuştuğu gerçeğini ya da bu konuşmaların R.’ye hissettirdiklerini değiştirmiyor. Gerçek olan onların konuşması ve konuştukları şey’di hakikatte ise Pete diye biri yoktu ve Pete’in aslında var olmaması “gerçek”I değiştirmiyor. Bunu da sondaki The Velveteen Rabbit öyküsünden alınan dizelerle pekiştirmesi oldukça şık olmuş. Film’e gelince vasat’ın da altında bir gerilim-mystery olmaya çalışmış ama başaramamış. Gece vakti ıssız yerde kaçan bir adam’a fona uygun bir müzik koyarak gerilim sahnesi yapılmıyor malesef. Bu bir yemeğe gerekli tüm malzemeleri koyup yine de neden lezzetsiz olduğunu sorgulamaya benziyor. Teknik başarısızlığının yanında karakterlerine derinlik de katamamış bir film. Sonuç olarak olmamış.

Daha iyileri için The Color of night, Mysterious Skin, Secret window, hide and seek

Hatta en iyisi için; The Usual Suspects

My Blueberry Nights


Sürekli yemek yiyerek konuşan ve ağzı doluyken bile estetik görünebilen –ve artık bu sahneler amerikan filmlerinden yasaklansın istiyorum- amerikanvari karakterleri, o herbiri fotoğraf karesi güzelliğindeki görüntülerin arasına serpiştirip, bir de üstüne saçmasapan anlamsız diyaloglarla bezeyince , Jude Law, Rachel Weisz, Nathalie Portman’i oynatmak ve yönetmen koltuğuna Wong Kar-Wai’yi oturtmak bile işe yaramıyor ne yazık ki. Norah Jones’dan bahsetmek bile istemiyorum, ne kadar ruhsuz, cansız oynamış, oy-na-ya-ma-mış daha doğrusu. Lütfen sen sadece şarkı söyle Norah Jones. Hikaye, evet bir kadının içsel yolculuğunu anlatıyor ama kardeşim bir yolculuk bu kadar mı sığ anlatılır, bu kadar mı sığ oynanır. N’oldu, ne yaşadın, ne öğrendin de geldin? Neydi bu şimdi diye soruyorum kendime ve verdiğim paraya acıyorum.

..ve diyorum ki,

“Listening loud music stops me from thinking”. Chungking Express – Wong Kar-Wai